Takipçiler

20160511

Geçer mi, bilmiyorum.

An geliyor, bir bıçak gibi saplanıyor aylığın acısı. En çok geceleri ağıyor. 
Giderken "Hoşça kal" demedi. Hoşça kallar umut barındırırmış, kalan umutları, hayalleri tek seferde öldürmek için "Elveda" dedi. Vedasını unutmayacağım, gidişini unutmayacağım. Giderken yüreğimi de koparıp gitti çünkü.
Uzaklardan, yaşadığım şehrin batısından bir rüzgar esiyor. Savuruyor küllerini oraya, buraya. Kokunu getiriyor. Getirdiği gibi götürüyor.
Geçer mi bilmiyorum.
Gerçi geçmeyen acı yok. 
Geçer herhalde.
Geçsin.

20160405

Bilin ki, bu başarısız bir intihar girişimi

Nasıl dipsiz bir kuyu, kimse bilmez, kimse anlamaz. Hayat, onun için her zaman acımasızdı, lakin bu sefer başkaydı sanki. 
Nedir, hiçlik?
Hiç, hiç olduğunuzu hissettiniz mi?
Esareti, esir olduğunuzu iliklerinize kadar hissettiniz mi?
Dünyaya gelmeyi o istememişti, yaradılışta Tanrı ona bir seçme hakkı sunmamıştı ve belki bu yüzden ölümü özgürlük olarak görüyordu. Esirdi. Dünyaya geldiği andan beri esirdi. Ölürse şayet, özgür olacaktı. Toprak olacaktı, çiçek olacaktı, belki en güzel, en özel mevsimlerde dallanıp budaklanan bir ağaç olacaktı, lakin özgür olacaktı.
Hızlı ve sert adımlarla evine yürüdü o gün. Ailesini aradı, sevdikleriyle uzun uzun konuştu. Ardından bir şarkı açtı, coverdı fakat iyi bir coverdı. 
Ceyl'an Ertem - Odalarda Işıksızım. 
Oysa kim bilebilirdi, hayatının sonuna dek bu şarkıyı ne zaman dinlese, o geceyi hatırlayacağını... Banyoya attı kendini. Temizlendi, dünyaya geldiği o ilk gün kadar temiz oldu ve en sevdiği beyaz elbisesini giydi üzerine. Belki hiç giyemeyeceği gelinliğini anımsayarak giydi, belki de kefenini hayal ederek.
Aynı şarkı belki bin defa çaldı o gece, bilincini kaybedene kadar da eşlik etti. Bir şişe şarap açtı, rose. Eşinin kırıldığı en güzel kadehine doldurdu şarabı. Annesine, babasına, en yakın arkadaşına ve sevdiği adama mektup yazdı; veda mektubu. Defalarca özür diledi. Birazdan yapacaklarının özrünü... Ağladı, yazdı, özür diledi, isyan etti ve hepsine defalarca onları aslında ne çok sevdiğini söyledi. Ve hatta yalvardı "Ne olur kızmayın bana..." diye... 
Söndürdü ışıkları, bir mum yaktı. Uzaklar karanlıktır ve belki bu mum yolunu bulmasına yardımcı olur diye.
Şarap bitti.
Mum bitti.
Sigarası bitti.
Sarhoştu ve bedeni uyuşmuştu. Öyle ki, ölümün dayanılmaz acısını hissedemeyecekti. En ince ve en keskin bıçağı alıp, sapladı bileklerine. Gülümsedi, özgür olacaktı çünkü. Neydi özgürlük, bir daha sorguladı. Şarkıyı hala duyabiliyordu, lakin artık eşlik edemeyecek kadar yorgundu. Anımsamak güç ne kadar zaman geçtiğini,belki kırk beş dakika. Uykusu geldi. Biraz da üşüdü. Aynı şarkıyla uyudu. 
Tüm bu süreci rüyasında bir daha yaşadı. Gün ağrırken, uyandı. Ağrı ile uyandı. kan gölüne dönmüş yatağında, saatler önce olduğunu anımsamaya çalıştı. Zaten ne zaman şarap içse, anımsamak daha da zor oluyordu yaşananları. Bileklerine baktı. Yataktan doğrulmaya çalıştı. Hissetmiyordu ellerini. Oysa sevdiği adam onun en çok ellerini beğenirdi. 
Ne yapmıştı böyle? Pişman mıydı? Neden başarısız oldu? Ölmeyi bile başaramadı yani, öyle mi? Belki de bu, hayatının en büyük başarısızlığıydı. Ellerinden destek alarak yataktan doğrulmaya çalıştı, hissetmiyordu, defalarca yokladı kendini, kalkamıyordu. Ya bir daha piyano çalamazsa? Korktu. Oysa saatler önce en büyük dileği, ölümüydü. Belki de bu onun artık tescilli bir akıl hastası olduğunun en büyük kanıtı olacaktı. 
Bu ben olayım, siz olun, ya da içimizden herhangi biri. Kim olursa olsun, şu an bunu okuyorsanız bilin ki bu başarısız bir intihar girişiminden başka bir şey değildi.

20160320

Tanrı bizi sahte sevgilerden korusun

Şimdi bi hikaye anlatacağım size, oldukça da reel bir hikaye bu ve aslında bugün gördüğüm, ardından sizinle paylaşmak istediğim bir hikaye.
Kahramanlar yine bir adam ve bir kadın. Geçmişte tutkulu bir aşk yaşamışlar, sonra kadın aldatılmış, kazık yemiş, ne olduysa bir şekilde ayrı düşmüşler. Tabii aradan uzun zaman geçmiş, fakat adam zaman zaman kadına ulaşıp, kendini şöyle bir hatırlatıyormuş. Çünkü unutulmaktan çok korkuyormuş. Adam bir gün kadını, kendi yaş gününde aramış, kadın her şeye rağmen şans vermek istediğini ve sevdiği adamla birlikte olmak istediğini söylemiş. Adamın ağzından seni seviyorumlar, unutamıyorumlar dökülse de, kadınla birlikte olmamış. 
Aradan yine bir kaç ay geçmiş. Adam durup dururken, bilinmeyen bir numaradan aramış kadını. Kadın öyle unutmuş ki adamı, sesini dahi anımsayamamış bir süre. Adam kendini yine hatırlatıp, kadının kabuk tutmuş yarasını kanatmış. Kadın, adama birlikte oldukları dönemlerdeki fotoğrafları göndermiş, epey hüzünlenmişler, ve işin aslı birbirlerini özlemişler.
Hani adamın kendini son hatırlatışı var ya, işte o günden sonra kadının gözyaşları durmamış, zaman zaman yazmışlar yine birbirlerine. Sonra öyle bir an olmuş ki, kadının gördüklerinden sonra gözlerine perde inmiş. Hala onu arayan, soran adam, bambaşka bir kadına evlenme teklifi etmiş. Kadın, bunu gördüğü an yığılıvermiş yere. Ayıldığında kendine kızmış. Yaralarını tekrar kanatmasına izin veren adama küfretmiş içinden, lanet etmiş, nefret etmiş. Üstelik adamın kadını aradığı zaman, yanında olan ve konuşmalarına şahit olan arkadaşı, bir hafta sonra başka bir kadına evlenme teklif etmesine de şahit olmuş. Ah etmiş kadın, çünkü daha önce hiç bu kadar acımamış. 
İlk ve son olmuş o gün. Kadın ilk defa ah etmiş ve ardından bir kalemde silmiş adamı. Kendine sözler vermiş, bir daha asla ona inanmayacağına dair. 
Şimdi bu hikayeden sonra, farkına varmamız gereken bir kaç şey var. Hayatta sizi en çok, "seni seviyorum" diyenler acıtır ve yine hayatta en çok "seni seviyorum" diyenlere güvenilmez. 
Burada söylemek istediğim çok şey var esasen, fakat değer mi inanın bilemiyorum. Ne adamlığını yargılamak haddim, ne eleştirmek. 
Tek söylemek istediğim şu: Tanrı bizi yürekleri sahte sevgilerle dolu, vicdansız insanlardan korusun.

20160305

Bencilsin, olma.

Bencilsin ve vakti geldiğinde anlayacaksın ki, bencilliğin yalnızca sana zarar veriyor. Vakti geldiğinde ve kimsesiz kaldığında, anlayacaksın bir şeylerin aslında senin doğrularından ibaret olmadığını.
Devam et suçlamaya, beni, aileni, arkadaşlarını ve hatta biraz daha baş kaldır, suçla tanrıyı. Bir kere olsun, dönüp bakma kendine. Her şey, herkes suçlu olsun gözünde, herkesten nefret et sonra. 
Susasım geliyor bazen.
"Konuşma kızım!" diyorum. Sonra susuyorum, anlamıyorsun neden sustuğumu. Oysa beni biraz olsun tanıyabilmiş olsaydın, sessizliğimin tek sebebinin kırgınlığım olduğunu bilirdin.
Canımı yakıyorsun. Belki bundan sonra daha da yanacak canım ve belki bin defa daha kendime "Alış kızım." diyeceğim. Fakat gerçek şu ki, alışamıyorum. Seninleyken sensiz olmaya, kendinden başkasını düşünmeyişine, uğruma çırpınmayışına alışamıyorum, alışamayacağım.
Diyeceğim o ki,
yazık ediyorsun, etme.
Bencilsin, olma.

20160210

Şubatın on'u olmuş,
yazmayalı ay olmuş
Uğraşıyorum, düşünüyorum, hayal ediyorum, didiniyorum. Yaptıklarım bunlar, dahası değil. Bir defter aldım geçen gün kendime. Cafemin her bir köşesini, her bir ayrıntısını tek tek hayal ediyorum, oluruna bakıyorum. Baktım oluyor, hemen not alıyorum. İlham alınacak çok şey var aslında ve ben doğadan ilham alıyorum. Bu yüzden ana materyalim "ahşap". Ahşap olacak her yer ve sonra o küçücük ahşap cafenin içi mis gibi kahve kokacak. Çok detay yazmak istemiyorum özgün kalsın diye. Fakat içim içime sığmıyor, aklıma geldikçe heyecanlanıyorum, sonra heyecanlanmam yetmiyor, başkalarını da heyecanlandırıyorum.
Süreç hızlandı, evet. 
Bu ne kadar doğru bir karar bilmiyorum, fakat olumsuz hiçbir şey düşünmemeye çalışıyorum. 
Hayatımda her şey, her zaman güzel oldu, en azından güzel bitti. Bu da öyle olacak. Ve seneye bu zamanlar, 23 yaşında küçücük bir işletmeci olarak karşınıza çıkacağım. 
He şey güzel olsun.
Her şey hepimiz için güzel olsun.

20160201

Kimseyi hayal kırıklığına uğratmayın. İnanın bundan daha acı bir şey yok. Ölüm acısına eş değer benim nezdimde. Hayallerin ölüyor, hele bir de hayallerini gerçekleştirme gayesi ile yaşıyorsan... 
Hevesler koca bir yumruk oluyor, yutmayı da tükürmeyi de başaramıyorsun sonra. En güvendiklerin sırtını dönüyor. Bir bakmışsın hayallerini ucuz bir romandan bahsedercesine iki, üç aşağılayıcı cümle ile yıkıvermişler. Sanırım insan yalnızlığının farkına bir ölürken, bir de yıkılırken varıyor. 
Kimseyi hayalleri ile sınayacak kadar acımasız olmayın. İnanın çok acı. 

20160129

Hayat devam falan etmemeli, en azından bu şekilde...

Evet, devam falan etmemeli hayat. Yaşananlardan sonra, hayat olduğu gibi, rayında devam etmemeli. 
Ben mi çok hassasım bu konuda, yoksa etrafımdakiler mi bu kadar duyarsız inanın bilemiyorum. Her sabah gözümü açtığım gibi yüreğim ağzımda haberleri okuyorum ve yine bir kadına tecavüz edildiğini, bir kadının öldürüldüğünü öğreniyorum. Midem bulanıyor. Tam olarak ne zaman zıvanadan çıktık? Tam olarak ne zaman böyle acımasız, böyle iğrenç bir toplum olduk? 
Ben hayatıma devam edemiyorum. Bir yanda tüm bu olanlara üzülüp, diğer yandan aynı şeyleri yaşayabilme ihtimalimi düşünüyorum, korkuyorum. Sokağa çıkmaktan, etek giymekten, oje sürmekten, elin iti tahrik olur diye kırmızı ruj sürmekten, boynumu görür de saldırır diye saçımı toplamaktan korkuyorum. Hava karardığı gibi eve gitmek zorunda olmaktan, dışarıda alkol alırım da biri bunu görüp peşime takılır diye düşünmekten, adımlarımı hızlı hızlı atmaktan, otobüste tacize uğramamak için sürekli olarak çantamla kalçalarımı örtmek zorunda olmaktan, kalabalık ortamlarda sürekli kendimi kollamaya çalışmaktan nefret ediyorum. Sürekli korkuyla yaşamanın ne demek olduğunu hiçbir erkek bilemez ve hiçbir erkek bizim korkularımızı anlayamaz. 
Çünkü bizler kadınız. İkinci sınıfız. Düzgün oturmalıyız, bacaklarımızı örtmeliyiz, bacak bacak üstüne atmamalıyız, sakız çiğnememeliyiz, renkli giyinmemeliyiz, saçlarımızı boyatmamalıyız, makyaj yapmamalıyız vs vs...
Her gün istisnasız her kadın sözle tacize uğruyor ve dahasının henüz olmamış olması şanstan başka bir şey değil ve ben şansıma güvenerek dışarı çıkıyor olmaktan nefret ediyorum. 
Şimdi söyler misiniz bana, ben Türkiye'de kadın olup bunları yaşamak zorundayken, bu dünyaya nasıl bir kız çocuğu getirebilirim? Ben bu ülkede kızıma kendini korumayı nasıl öğretebilirim? 

Geçmişte çocuk yuvası işletmiş bir adamın, yuvadaki tüm kız çocuklarını taciz ettiğini öğreniyorum. 
YIKILIYORUM.
Verdiği fetvayla öz kızına şehvet duymayı meşru kılan sözde din adamı çıkıyor, konuşuyor.
YIKILIYORUM.
Öz kızına tecavüz edip, hortumla boğuyor.
YIKILIYORUM.
19 yaşındaki kıza önce tecavüz edip, sonra da yakıyorlar.
YIKILIYORUM.
Gencecik kız, gece 3'te evine gidiyor diye bıçakla tehdit edilip, tecavüze uğruyor.
YIKILIYORUM.
65 yaşında teyzeye adres sorup, tecavüz ediyorlar.
YIKILIYORUM.
Sonra canım ülkemin, canım adaletine güvenip, yargılanmak üzere mahkemeye çıkarılıyorlar ve tecavüz ettiği kız BAKİRE DEĞİL diye, cezai indirim alıyorlar.
YIKILIYORUM.

Ben yıkıldım anlatabiliyor muyum? Gerçekler tüm çıplaklığıyla gözümüzün önüne serilmişken, alışveriş yapmayı, konsere gitmeyi düşünemiyorum ben.
İnsanlar bu kadar zalimken, bunun sizin de başınıza gelebilme ihtimalini biraz olsun düşünmeye ve  hayatta alışverişten, konserden daha mühim şeyler olduğunu idrak etmeye davet ediyorum sizi.

20160127

Biraz bahar gerekiyor Tanrım, ben hiç iyi değilim
Biraz çağla, biraz erguvan gerekiyor.

20160119

Öyküme ömür kat

Kapat gözlerini.
Yanında olduğumu farz et.
Boynumdan alıp, ciğerlerine hapsettiğin kokumu anımsamaya çalış.
Başarabilirsen ne ala, çünkü uzun zaman oldu.
Kavuşmayalı uzun zaman oldu. Ellerimiz soğuyalı, buz keseli ve kendi başlarına ısınamayalı uzun zaman oldu. Başımı göğüsüne koyup, kalp atışlarını dinlemeyeli, derin bir iç çekmeyeli uzun zaman oldu.
Geçen zaman olsun, bir biz geçmeyelim sevdamızdan. Ölüm bile çalsa kapımızı, dimdik durup, ağzımızda sakladığımız son nefesimizle birbirimizi sevdiğimizi söyleyelim.
Açma gözlerini.
Belledin mi beni yanında? Elini tutuyorum, ilk günkü heyecanla, ilk günkü sıcaklıkla. Hafiften bizim şarkımız çalıyor, duyuyor musun? "...And i recall that you were mine in those Parisienne days..."  
Aç şimdi gözlerini, yanındayım. 
Gözlerim gözlerinde. 
Unutma bu anı, çünkü her gün bu anı tekrar tekrar yaşayacağız. 
Çünkü sen, aylar önce, öyküme ömür katmaya geldin. Şimdiden kitaplaştık, inan bana, şimdiden destanlaştık...

20160107

Bir şeyler yolunda değil

Bir şeyler yolunda değil. İnanın, yolunda olmayan şey ne, bilmiyorum. Aldığım nefesin tadına varamaz oldum. Seneler önce bir kere daha buna benzer bir şey yaşamıştım. Hayatı kendime de başkalarına da zehir edip, sonunda yapayalnız kalmıştım.
Ağlamayı da başaramıyorum, rakı içmeyi de, Ahmet Kaya dinlemeyi de.
Sanırım hayattaki en büyük başarım, başarısızlığım. Ufacık şeylerden mutlu olan bana, şimdi dünyaları verseniz yüzüm gülmeyecekmiş gibi.
İğrenç, leş bir haldeyim anlayacağınız. 
Bir şeyler yazmaya, bir şeyler içmeye ve sarılmaya ihtiyacım var. 

20160103

Senenin ilk blogu

Öncelikle yine zengin olamadım. İnanır mısınız çeyrek bilet almayı reddedip, yarım bilet almıştım ve şansıma tüküreyim amorti bile çıkmadı. Çıkacağına kendimi nasıl inandırdıysam, "Bir hata olmuştur bence..." diyerek bileti saklamayı sürdürüyorum. Sanki gökten yeni rakamlar inecekmiş de benim biletime isabet edecekmiş gibi. Neyse ki, şanslıyım da, gönlüm zengin.
Gel gelelim, ne yaptım 1 Ocakta?
Açıkçası benim için enteresan bir gündü. Hem yeni yıl, hem de Volkan'ın doğum günüydü. Hediye telaşına iki hafta öncesinden başlamıştım ve bu süreçte bir kere daha anladım ki, ERKEĞE HEDİYE ALMAKTAN DAHA ZOR BİR ŞEY YOK. Kalıcı olmasını, uzun yıllar kullanabileceği bir şey olmasını istediğim için, çareyi kol düğmelerinde buldum ve istediğim markada, istediğim modelde kol düğmesi bulup, aldım. Ürünün kargoya veriliş süreci de beni biraz germedi değil hani. Ya yetişmezse, ya bi anda ürün stokta kalmadı deyip, puf diye yok olup giderse diye, kendimi gerginlikten gerginliğe attım fakat üç günün sonunda elime ulaştılar. Kalabalıktan çok hoşlanmadığımız için, evimizde olmayı tercih ettik o gece. Tabii ki sevgilime rakı sofrası kurdum ve baya baya blues dinleyerek yeni yıla girdik. (Ahmet Kaya bizden geçti artık, hüzne lüzum yok bence.) Tabii ki edebiyatçı kimliğimi kullanarak, hediyemin içine de küçücük bir not iliştirdim ve onu tanıyorsam, hediyeden çok nota sevindi. Sonra bir kere daha dedim, "Ne şanslı bir kadınım!" O gün ve ondan sonraki iki günümüz, alkol alıp, Yüzüklerin Efendisi izlemekle geçti ki. Çocukluğumdan beri aktif bir potterhead olduğum ve her sene düzenli olarak Harry Potter serilerini izlediğim için, sevgilime zorla da olsa aylar önce, seriyi bitirtmiştim. Birinci ve ikinci filmde biraz sıkılsa da sonraki filmlerinden hoşlandı ve hatta Dobby'nin öldüğü sahnede, baya baya ikimiz de ağladık. İntikam almak istediği için olsa gerek, Yüzüklerin Efendisini çok sevdiğini ve benim de izlememi istediğini söyledi. Kıramadım ve başladık seriye. Dürüst olayım, üç filmi anca iki ayda bitirebildik. Ne uzun filmmiş arkadaş, gözlerim kurudu ekrana bakmaktan. Ve yine dürüst olayım ilk filmde İNANILMAZ sıkıldım. Fakat ikinci ve üçüncü film beni çok etkiledi, o dört saat nasıl geçti anlamadım. Sıra Hobbits'teymiş. Öyle diyor.
Yarından itibaren final haftasına giriyorum. Aksi bir durum yaşamadığım sürece, on beş gün kadar yazamam gibi geliyor. Ders çalıştığım da yok esasen, neden yazamayacaksam sanki...
Öyle işte, yeni yıllı, yeni yaşlı bir gece geçirdik. 2016'da ders bırakmamayı, sevgilimin bana gitar çalmayı öğretmesini, sevdiklerimi kaybetmemeyi ve ülke olarak barbar bir toplum olmaktan çıkıp, göğe bakabilmeyi başardığımız bir yıl olmasını diliyorum.
Sevgiler...

20151130

İ 'nin hikayesi

Çok doluyum. Öyle ki, bas bas bağırarak yüreğimdeki her şeyi kusasım var. Dokuz sene, dile kolay... Dokuz sene boyunca dost uğruna savaşıp, yenilmek kabullenilecek bir şey değil. İsim vermeyeceğim, tanımayacaksınız nasıl olsa. Sadece anlatmak istiyorum, en ince ayrıntısına kadar.

Çocukluğumdan beri yalnızlığı tercih eden ve mecbur kalmadıkça insanlarla çok fazla diyaloğa girmeyen biri oldum. Parklarda arkadaşlarımla oynamaktan çok, masanın altında hayal dünyamı kurup, tek başıma oyun oynamayı tercih ettim. 23 yaşındayım ve hala yalnızlığı tercih ediyor, konuşmam gerektiğinde konuşuyor, evimin içinde (sizlerin dört duvar olarak tabir ettiği fakat o duvarların rengarenk olduğu) kedim ile birlikte hayatımı sürdürüyorum. Son bir seneye kadar hayatımda, yerlere göklere sığdıramadığım, uğruna denizleri, çölleri aşacak olduğum, her gün düzenli olarak telefon ettiğim ve en fazla bir gün görmeden durabildiğim bir dostum vardı. Dost diyorum, çünkü gerçekten öyleydi. En güzel lise yıllarım, en güzel okul gezilerim, en güzel üniversite dönemim, en güzel yaşlarım ve aklınıza gelebilecek diğer "en güzeller" İ ile bütünleşip, onu hayatımın merkezine oturtmuştu. İnanıyorum ki, ben de İ için bir zamanlar öyleydim. Aslında bugüne kadar.

Gel gelelim, ne yaptı bu İ bana?

İ, güzel bir çocukluk geçirmemişti, annesi ile bir hayli problemi vardı, üvey babasını kabullenememişti, işsiz güçsüz bir öz babası vardı ve senelerdir babasını görmüyordu. Hayatından, ailesinden, okulundan nefret ediyordu ve lise dönemimizde kaçıp kaçıp bize geliyordu. Annem de İ'yi  ikinci kızı olarak kabullenmişti. Benim için de arkadaştan çok, kız kardeş gibiydi.
Hayatındaki problemler artmaya başladı ve İ evlenmeye karar verdi, yaşı 21'di o zamanlar. 
Ailesi bu evliliğe engel olmaya çalıştı. 
Ben de öyle. 
Çünkü üzülürdü, üzüleceği belliydi ve bu evlilik hatadan başka bir şey olmayacaktı. Velhasıl, evlendi ve hayatının en büyük hatalarından birini yaptı evlenerek. Hata yaptığını bir buçuk sene sonra anladı ve boşandı. Tepkimi göstermek için düğününe gitmedim, çünkü yalvardım ona evlenmemesi için. Dinlemedi beni. Aşığım dedi, ölüyorum aşkımdan dedi. Hayır, aşkından ölmüyordu. Sadece evliliği bir kurtuluş olarak görüyordu ve o dönemde en büyük arzusu ailesinden kaçmaktı. 
Düğününde yanında değildim, fakat boşanırken yanındaydım. Davadan sonra aradı beni, hüngür hüngür ağlıyordu. Kolay değildi elbette evliliği bitirmek. Teselli etmeye çalıştım. Kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini söyledim. Bir iş bulmalıydı, istediği kadar benimle kalabilirdi, hatta hiç gitmeye bilirdi. Asla şikayet etmezdim. Neticede o benim kız kardeşimdi. 
İş bulmadı. 
Yanımda kalmadı. 
Kendi ayakları üzerinde durmaya korktu ve bir başka adama sığındı.

Ben biraz feminist yetiştirildim. Annem ve babam ayrıldıktan sonra  babamı uzunca bir süre görmedim ve annem tarafından büyütüldüm. Annem öğretmendi ve tabiri caizse Hayat Bilgisi dizisindeki Afet Hoca kadar güçlü bir kadındı. Zamanı gelince her şeyi tek başıma omuzlamam gerektiğini, üzüleceğimi, ağlayacağımı söyledi. Bir bir karşılaşacağım zorlukları anlattı. Fakat elimi tutup, gözümün içine bakarak, üzerine basa basa söylediği en önemli cümle şuydu: "Hayat seni yıkmaya çalışacak, düşeceksin, dizlerin kanayacak fakat her düşüşünde daha sağlam kalkacaksın ayağa ve kimseye, özellikle bir erkeğe boyun eğmeyeceksin. Çünkü seni ben yetiştirdim, sen benim kızımsın.
Bu cümleleri kurduğunda 15-16 yaşındaydım. Üzerinden 8 sene geçmiş, hala ne zaman boğazım sıkılıyormuş gibi hissetsem bu cümleleri anımsarım. Çünkü ben annemin kızıyım.

İ de benim manevi olarak kardeşim sayıldığı için, annemin seneler önce bana verdiği akılları bir bir ona da verdim. Dinlemedi işte. 
Yeni limanıyla yaşamaya başladı. Başlarda her şey yolundaydı. İkili ilişkilerde başlarda her şey, her zaman yolunda olur zaten. Zamanla tanırsın karşındakini ve zamanla ortaya çıkar aslında kim olduğu, kim olduğun.

4 ay önceydi. Akşam saat 9 civarı. 
Telefonum çaldı. Bilmediğim bir numara. 
Alo, dedim. 
Alo, dedi. İ seninle mi, dedi sonra. 
Hayır, benimle değil ne oldu, dedim. 
Evden imdat diyerek çıktı, yalınayaktı, her yerde onu arıyorum, yok, dedi. Tutuldum o an. Her zaman beni arar, benim kapımı çalardı İ. O akşam bana gelmemişti. Beni arayan da erkek arkadaşıydı, tabiri caizse yeni limanı. Kapattım telefonu. İ'yi aradım, açmadı telefonunu. Saatler geçti, yerimde duramıyordum. Yüreğim daralıyordu. Bir şey mi oldu, ne oldu diyerek türlü türlü senaryolar yazıyordum. 
Telefonum tekrar çaldı. 
Arayan yine İ'nin erken arkadaşıydı. 
Açtım telefonu. 
İ karakoldaymış, seni almaya geliyorum ablamla birlikte, onu anca sen karakoldan alabilirsin, dedi. 
Beni aldılar, Batıkent'e gittik. Hayatımda ilk defa karakola gidecektim. Arabadan iniyordum, İ'nin erkek arkadaşı, Ben bu yaştan sonra hapse girersem İ'yi de, seni de vurur, Ankara'yı yakarım dedi. Korkmadım o an. Sonra silahını gördüm.Ellerim buz kesti. Kafamın içinde ona edeceğim küfürler şekillenmeye başlamıştı ki, buna fırsat vermeden indim arabadan. 
Soğuk kanlı olmaya çalışıyordum. 
Soğuk kanlı olamıyordum. 
İçeri girdim, ismim G, İ'nin arkadaşıyım, onu görebilir miyim dedim polise. 
Arka odaya götürdüler beni, sorgu odası gibi bir yerdi. Küçük, kasvetli. Duvarda ayak izleri vardı. Filmlerde gördüğümüz kötü adamları, döverek sorgulamışlar gibi. Karşımdaydı kız kardeşim. Ağlıyordu. Saçları ıslaktı, yalınayaktı. Ankara çok soğuktu o gece ve İ'nin üzerinde incecik bir t-shirt vardı. Titriyordu. Ağladığı için mi titriyordu, yoksa üşüyor muydu anlayamadım. Elini tuttum. Sarıldı boynuma. Abartmıyorum belki 25 dakika o şekilde kaldık, omzumda ağladı hıçkıra hıçkıra. Ben de ağladım. Ne oldu, dedim. Kavga ettik, dedi. Evi yıktı sinirden, küllüğü alıp yüzüme atacaktı ki, kaçtım, dedi. Boğazım düğümlendi. Kız kardeşimin yüzüne küllük fırlatmaya kalkan bir adam(!) söz konusuydu. Yalınayak çıktım evden, koştum, taksi çevirdim, telefonum, cüzdanım her şeyim evdeydi, ne olur beni karakola götürün dedim taksiciye, sağ olsun götürdü, dedi. Bir kere daha düğümlendi boğazım. Göz yaşlarıma hakim olamıyordum. Kardeşim, üzülme, dedim . Üzülme demem neye yarayacaktı ki o anda? Teselli edecek hiçbir cümle kuramıyordum. Dinliyordum. Ağlıyordu. Ağlıyordum. 
Kendi kendime bir kere daha, soğuk kanlı olmam gerektiğini söyledim. Yutkundum ve konuşmaya başladım. Sevgilisinin silahla geldiğini ve şikayette bulunursa İ'yi vuracağını söyledim. Magandaydı çünkü. Her şeyi yapabilecek bir magandaydı. Planı kurmuştum. İ şimdilik şikayette bulunmayacaktı, onu alıp evime götürecektim, babamı arayacaktım ve kapımıza bizi koruyacak bir kaç adam yollaması gerektiğini söyleyecektim. Planı İ'ye de anlattım, tamam dedi. Fakat hiçbir eşyası olmadığını, eve polislerle birlikte gidip eşyalarını alması gerektiğini söyledi. 
Üç dört polis bizi eve bıraktılar, Maganda erkek arkadaşı evde değildi, bir valiz hazırlayıp benim evime geçecektik. Eve girdik, temiz-kirli tüm eşyalarını valize tıkıştırmaya başladım. 
Kapı çaldı. 
Açma, dedi korkarak. 
Gelen, magandanın ablasıydı. 
Kızlar açın, o yanımda değil, dedi. 
Açtık, ablası içeri girdi ve toparlanmamıza yardım etti. Biz toparlanırken, kardeşinin ne kadar pislik bir insan olduğundan bahsetti. Ablası bile olayların farkındaydı ve İ'nin o herifi terk etmemesi için tek bir sebep bile yoktu. Böyle bir durumda aşkmış, sevgiymiş bir önemi yoktu. 
Kapı bir kere daha çaldı. Gelen magandaydı. Ablasına yalvardı İ, açma ne olur dedi. Kadın dinlemedi. O lanet olası kapıyı açtı. Sakindi maganda. İ ile konuşmak istediğini, sonra onu bırakacağını söyledi. 
Arka odaya geçtiler. Kapının önünde bekledim, elimde bıçakla. Çığlık sesi duyarsam öldürecektim adamı, öyle şartladım kendimi. Bir saat oldu, iki saat oldu... İkinci saatin sonunda çıktılar odadan ve İ bana sadece şu cümleyi kurdu: "Biz onunla çok şey atlattık, bizim aşkımız çok güçlü, seninle gelmeyeceğim, bu ilişkiyi bitirmeyeceğim."

O an aklıma gelen her küfrü içimden ettim. Gözümden bir damla yaş aktı, yanağıma varmadan sildim ve vurdum kapıyı çıktım.
Saatler geçti. Aklımda hala birbirini kovalayan sorular vardı. İyi miydi, ne yapıyordu şu an, diye düşünmeden duramıyordum. Zaman ilerliyordu ve yanılmıyorsam gece 3-3:30 sularında ona bir mesaj attım. Sitem dolu, kırgınlığımı ziyadesiyle belli eden uzunca bir mesaj... Artık hayatında olmadığımı söyledim. 
Sustu. 
Ben de sustum. 
Öyle ki, aylarca konuşmadım. 
Bir yanım hep eksikti, eksik yanım hep buz gibiydi. Yalnızlığımı daha da derinden hissetmeye başlamıştım. Her gün gördüğüm, göremezsem konuştuğum insan artık yoktu. Güzel haberler alıyordum, arayacak gibi oluyordum, yapma diyordum kendime, arayamıyordum. Rakı içiyordum, aklıma gelince hüzünleniyordum. Uzun bir mesaj yazıyordum, özlem dolu. Göndermeden siliyordum. 
Dostluk başkaydı. Aşk acısına benzemezdi acısı. Kardeşim yoktu benim ve onu kardeş bellemiştim. Anlatabiliyor muyum bu acının ağırlığını? 
Olayın ertesi günü fransız edebiyatı tarihi finalim vardı. Çalışmadım. Sınava da girmeyecektim, arkadaşlarımın zoruyla girdim sınava, zayıf aldım ve o dersten kaldım. Aklımdaydı sürekli. Kağıda olanları yazasım vardı. Neye kızacağımı bilmiyordum. Hayatımı tehlikeye atmasına mı kızmalıydım, yoksa onun için hayatımı tehlikeye attığıma değmemesine mi...

15 gün önce, yazdı bana. O magandayı terk ettiğini ve kendine İzmit'te yeni bir hayat kurmaya çalıştığını söyledi. Kabin memurluğu sınavlarını kazandığından ve aralık sonunda başlayacağından bahsetti. Mutluluktan ağladım. Artık eskisi gibi olmamak için sebebimiz yoktu. Uğruma tercih edilecek bir maganda yoktu ve artık kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan biriydi, tam da benim kız kardeşime yakışan hareket! Acı çekiyordu biraz. Aşk acısı diyordu buna, ama bu aşk acısı değildi. Ne yaparım, nerede kalırım, kime sığınırım korkusuydu. 
Hayır dedim kendi kendime. Bu sefer sığınacak bir başka adam bulmamalıydı. Artık kimseye eyvallah etmemeliydi. Milyonlarca insan tek başına çalışıp, hayatını sürdürüyordu, o da yapabilirdi. Annemin laflarını ardı arkasına belki on defa söyledim ona. Kafasını dağıtmak için elimden gelen yaptım. 
Hayatta yeni başlangıçlara yelken açan her kadının yaptığı gibi saçlarını kestirdi. Ağlamaktan gözleri şişmişti biraz, ama yine de çok güzeldi. Hep yanında olacağımı ve o adama bir daha geri dönmemesi gerektiğini söyledim. 

Her şey yolundaydı. Okulumun yoğunluğu sebebiyle iki gün onunla yeterince ilgilenememiştim. İyiyim, beni merak etme, daha iyi olacağım, dedi. İçim rahatladı, huzurla derslerime odaklandım. 
Sonra bir şey oldu.
Olan şey çok acı verdi bana. 
İki gün sustu. 
Hiç konuşmadı. 
Aradım, telefonu kapalıydı. 
Whatsapp'ı da silmişti. O kadar endişelenmiştim ki... 
Instagrama girdim hemen, son paylaşımının ne zaman olduğuna bakmak için. Son paylaşımı iki gün önceydi. Yani, sustuğu ilk gündü. 
Çiçekler vardı. 
Altına "Onu ne çok sevdiğimi bilir" yazmıştı.

Anladınız mı ne olduğunu?

Geri döndü o adama. Yüzüne küllük fırlatmaya kalkan, ona küfürler eden, korkup, yalınayak karakola sığınmasına sebep olan o magandaya geri dönmüştü. 
O an hayatımdaki en büyük hayal kırıklığını yaşadım. Kimseye anlatamadım. Volkan'ın dahi haberi yoktu bunlardan. 
Bir kaç gün sonra annemi aradım. Sesimdeki donukluğu anlamış olacak ki, sordu, ne oldu, dedi. Anlattım. İ artık benim kızım değil, senin de kardeşe ihtiyacın yok, dedi. Sesi titredi. Çünkü o da en az benim kadar emek vermişti İ'ye. Teselli etmeye çalıştı annem, ağladım biraz, ben ağladıkça annem de ağladı, kapattık telefonu.

24 Kasım, İ'nin doğum günüydü ve ben o fotoğrafı görmeme rağmen hiçbir şey yazmamıştım ona. Doğum gününde yazdım. Değmeyecek bir adam uğruna nelerden vazgeçtiğinden bahsettim. Yolladım mesajı. Cevap yazmadı. Ta ki, bugüne kadar. 

Bugün kötü bir gün geçireceğimi hissetmiş olmalıyım ki, yataktan çıkmak istemedim. Güne başlamaya hevesim yoktu. Oyalanmak için evi temizledim epey, kedimle ilgilendim, waffle yaptım kendime. 
Kahvemi yudumlarken mesaj geldi. 
İ yazmıştı. 
Başka bir numaradan. 
Hattını değiştirmişti sanırım, bilemiyorum. 
Artık ne ölüme ne de dirime geleceğini, onun için bir hiç olduğumu yazmıştı. Mesajı belki 100 defa okudum. Ağladım yine. Uzun süre cevap yazamadım. Ne yazabilirdim ki zaten? Böyle bir nankörlükten sonra ne yazabilirdim ona? Düşündüm. Saatlerce düşündüm ve ona bu zamana kadar atmadığım uzunlukta ve kırıcılıkta bir mesaj yazdım. 
Bu son mesajımdı ve artık onun için çabalamaya, onu sığındığı limanlarından kurtarmaya gücüm yoktu. 
Artık banane diyebilmeyi öğrenmeliydim. 
Uğruna çok emek vermiştim, her ah deyişinde koşmuştum. Fakat o hiç akıllanmadı. Akıllanmayacak da sanırım. Belki bu maganda bir gün onu döve döve öldürür, belki bunu terk edip başka bir magandaya sığınır.

Yakışmıyor. 
Kadına yakışmıyor bu. 
Kadının asaletine yakışmıyor. 
Kadın kadar akıllı, zarif, nadide bir varlık, bir başka varlığın altında ezilip, büzülmemeli.

Çok üzgünüm. 
İnanın param parçayım. Bugün dokuz senelik dostluğumun üzerine toprak attım ve bu hikayeye bir son yazdım.
Boşluktayım yine. Sevincimi, kederimi ona anlatmaya o kadar alışmışım ki, uzunca bir süre yaşadıklarımı içime atıyor olmanın burukluğunu yaşayacağım. Ve sanırım, bir daha kendimi asla böyle bir savaşın içine atmayacağım.

20151125

Hayaller vs Hayatlar

Verdiği sözleri tutamama konusundan benden daha iyisini bulamazsınız. Öyle ki, haftada üç blog yazacağımı söylemiştim; PALAVRAYMIŞ.
Vaktim mi yoktu? Çok mu meşguldüm? HAYIR.
Aksine, hayatımın en işsiz güçsüz bir haftasını geçiriyorum. Özellikle şu son üç günüme bakılırsa, evden dışarı adım atmadım.
Okula gitmiyorum. Evi temizlemiyorum, ki temizlik yapmadan duramayan biriyim. Mutfak alışverişi yapmıyorum, Mac'e gitmiyorum. İnanır mısınız, aynaya bile bakmıyorum. Bakın makyaj yapmayı geçtim. aynaya bakmamaktan bahsediyorum. Manik depresif bir ruh hali içerisindeyim ve son bir haftadır ruh halimin sebep olduğu en büyük hobim de, koltuğa uzanıp tavanı incelemek.  
Farklı farklı da hayaller içerisindeyim bu aralar. Baya baya bunları projeye dönüştürmeyi falan düşünüyorum. Tüm gün eve kapanıp, tavanı inceleyince, yeni projeler geliştirebiliyorsun.Hem de daha iş hayatına atılmamışken... Babamın bir lafı vardır: Bütün yeşilleri boyadın, kaldı fıstık yeşili." Aynı o hesap benimkisi.
Senelerdir en büyük hayalim bir kafe açmak. Alışılmış kafelerin dışında, içinde dünyanın en leziz kahvelerinin  ve avrupaya/afrikaya özgü özel tatlıların servis edildiği edildiği bir kafe hayali. Geçen gün babamla kahvaltı ederken bu konuyu açtım. Dekorasyonundan tutun, çalacak olan jazz müziğe kadar anlattım ve sanırım hayatımda ilk defa babam, bir hayalimi projeye dönüştürmem için beni gaza getirdi. Çocukluğumdan bu yana, hemen hemen her istediğime ulaşıp, çok çabuk sıkılmış biriyim. Bu yüzden babamın hayallerimi heves olarak gördüğü çok olur. 20'li yaşlarımın başından itibaren geleceğime dair tek bir hayal kurmam ve bunun aslında çok da ütopik bir şey olmaması sanırım babamı biraz rahatlattı. Bilirsiniz hayaller ne kadar büyük olursa, ulaşmak o kadar güç oluyor ve bunun akabininde hayal kırıklığına uğradığımda atlatma sürecim epey uzuyor. 
Durun, konudan uzaklaşmadan devam ediyorum. Her şeyi anlattım ve bana hem maddi, hem manevi yönden destek olacağını söyledi. Seneye okul bitecek ve ben çalışmaya başlayacağım. İki sene para biriktirip, fransızca ile bağlantılı bir iş yapacağım ve tahminen 26 yaşında bir kafe açacağım. İnanır mısınız, aklıma dekorasyonla alakalı fikirler geldikçe küçük bir deftere not alıyorum.
Kahve kültürüne yeterince hakim olmak gerekiyor. Dıdısının dıdısına kadar öğrenmek gerekiyor ki mochalı, latteli kafelerden bir farklı olsun.
Öyle işte. Bu aralar tavana bakarak hayal kurma hobisi edindim. 26'ıma gelince Volkan'ı gaza getirip denize kıyısı olan bir şehirde, elit bir kafe sahibi olayım diyorum. 
Sanırım ben de yazmayıp yazmayıp, bir patlama yaşayıp, sayfalarca yazıyorum. Bugünün konusu da hayaller vs hayatlar olsun o zaman.
Şuraya da küçücük bir şarkı iliştiriyorum, sevgiyle kalın.
https://www.youtube.com/watch?v=j6TmogXhOZ8

20151118

Öyle bir an geliyor ki, bazen çok iyi tanıdığınıza inandığınız birini aslında hiç tanımamış gibi oluyorsunuz.

Bilmiyorum.
Öyle bir an geliyor ki, bazen çok iyi tanıdığınıza inandığınız birini, aslında hiç tanımamış gibi oluyorsunuz.
Sanırım insanların değer yargıları farklı. Bana doğru gelen, sana yanlış gelebiliyor mesela. Sana yanlış gelenin doğru olabilme ihtimalini düşünmeden, beni ya da onu önyargılarınla yaralıyorsun. İki kişilik hayalleri tek başına kurup, herkes için en doğrusunun "senin hayallerin/planların" olduğunu düşünerek bir yol çiziyorsun. Nasıl olsa yaptın sen planı, karşındaki kabul etse de etmese de "seve seve" bu yolda yürümek zorundaymış gibi...
Ne yalan söyleyeyim, böyle anlarda ne heves kalıyor ne de başka bir şey. Sana empoze ettiği ve aslında empoze ettiklerinin çok da mantıksız olmadığını düşünürken, bir anda nasıl oluyorsa bambaşka konuşmaya başlıyor, aynı hayali farklı bir versiyonuyla değiştiriyor. 
Düşünmeyin arkadaşım.
Vallahi yarını, öbür günü düşünmeyin. Bugün her şey yolundaysa, değmesinler keyfinize. Düşünürseniz üzülürsünüz. Kurmayın hayal falan. Ne de olsa hayal edince hayat size bir yerden, bir kazık atıveriyor, tuzla buz oluyor bütün hayalleriniz.
Boş verdim ben. Bugünü yaşıyorum. Yarın ne olur, kim olur irdelemiyorum artık.

20151116

Geri döndüm! Neler yaptım, neler ettim bu üç ayda acaba?

Neredeyse üç ay olmuş blog yazmayalı... Blog'u geçtim doğru düzgün yazı bile yazmıyorum. Fakat bugünden itibaren haftada en az üç blog yayınlamayıı planlıyorum, umarım başarabilirim. Blogun içeriği de birazcık değişecek.
Biliyorsunuz ben daha çok deneme/öykü yazıyordum,artık  öykü ve denemeleri milliyet blog'da yayınlayacağım. Burası daha çok "günlük" havasında olacak. 
Şimdi anlatmaya başlayayım bu üç ayda ne yaptım, hayatımda ne gibi değişiklikler oldu vs vs...
Aslında çok fazla şey değişti hayatımda. Her şeyden önce ben değiştim. 
Beni tanıyorsunuz artık. Ne kadar duygusal olduğumu, olaylara her zaman duygusal tarafımla baktığım için yıkıldığımı bilirsiniz. Fakat bir süredir, ne zaman çıkmaza girsem mantığımı devreye sokmayı başarıyorum. Sanırım bunda Volkan'ın çok etkisi var. Volkan kim diyeceksiniz belki. Kısaca onu da özet geçeyim ve hatta ben anlatırken siz iki ayrı kişinin nasıl bu kadar aynı olabildiğine şaşırın. :)
Volkan'la aramızda 7 yaş var. 
Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu (+),şu an bir şikette dış ticaret müdürü, blues dinleyen ve blues tarihini çok iyi bilen ve de emektar gitarıyla blues yapan (+), hayvansever, kedisever, brokolisever(+) biri.
Böyle bakıldığında: "Ortak noktalarınız var ama çokdaşeyapmamak lazım..." diyebilirsiniz. Fakat işin boyutu şurada değişiyor. Ben bir süre önce emektar parfümüm Lancome-La vie est belle'den illallah edip, Dolce&Gabbana The One Desire kullanmaya başlamıştım. Volkanla flört zamanlarımızda da konu bir şekilde koku'ya geldi. Onun da benim gibi koku hassasiyeti varmış, onda da parfüm hastalığı varmış falan. Sonra hangi parfümü kullandığını sordum ve hatta aynı saniyelerde o da bana sordu, ikimiz de D&G The One dedik. Bakın şimdi komik gelebiliyor olabilir bu durum. Ama zibilyon tane ortak özelliğin farkına vardığımız o anlarda bir de parfümün aynı olması bizi çok şaşırmıştı ve o anda ikimiz de "Sanırım bu sefer aradığımı buldum." diye geçirdik içimizden. Zaten ne olduysa parfümden sonra oldu. 
Her neyse işte, zaman geçti ve biz sevgili olduk. (Bu arada bu blog biraz uzun olacak gibi, şimdiden uyarayım da ona göre ya devam edin, ya da kaçın kurtarın kendinizi.) Tartışmalar olmadı mı, elbette oldu fakat bir şekilde üstesinden gelindi. Fakat şu bir gerçek, tartışmanın boyutu ne olursa olsun onun yanında güldüğüm kadar kimsenin yanında gülmedim. Ve hatta bir gece o kadar çok güldüm ki, 
astımım tuttu :).
Asıl anlatmak istediğim mantığımı nasıl devreye soktuğumdu. Aslında cevabı Volkan'ı anlatmaya başladığımdaki ilk satırlarda verdim.
YAŞ. 
23 yaşındayım ve erkek arkadaşınızla aranızda yedi yaş olunca ister istemez büyümek zorunda kalıyorsunuz. Büyümek derken, elbette triplerimden ve kıskançlıklarımdan hala vazgeçmedim. Yetmiş yaşına da gelsem aynı hiddetle atarım tribimi arkadaş!
Sadece, o kadar mantıklı düşünüyor ki etkilenmemek elde değil. Okulumla alakalı meselelerde özellikle, artık Volkan'a anlatsam ne yapardı diye düşünüp, mantıklı kararlar verir oldum. Büyük harflerle belirtmem gereken bi şey var SEVGİ, AŞK DEVREYE GİRİNCE MANTIK İŞLEMİYOR, O İŞİ Bİ UNUTUN. SÖZÜNÜ ETTİĞİM "MANTIK" SADECE SOSYAL HAYATIMLA VE OKULUMLA ALAKALI.
Okul demişken, bu sene kep atıyorum fakat sorun bakalım mezun olabiliyor muyum? HAYIR. Çünkü bir fransız dili ve edebiyatı öğrencisi okulunu asla zamanında bitirmez. 
Fakat başım dik bir şekilde şunu söylemeliyim ki, bu sene bir aylık Paris maceram okuluma epey katkı sağladı. (Paris Güncesi adı altında bir foto-blog yayınlayacağım yakında, orada uzun uzun anlatırım.)
Şimdi yaş 23 olunca artık etrafta "Evlenir artık, okul bitsin de bir kısmet bulur..." şeklinde laflar dolanmaya başlıyor, bir de erkek arkadaşım 30 olunca beklenti daha da büyüyor sanırım. Ki bu cümlelerden yola çıkarak size üç hafta önce yaşadıklarımı da anlatmadan olmaz.
Zaten kaç zamandır belliydi, ailesiyle tanışacaktım ama doğdu düzgün bir vakit bulamadık. (Bu arada Volkan'ın ailesi İzmit'te yaşıyor, babam da İzmit'te yaşadığı için iki haftada bir İzmit'e gitme durumum oluyor.)
Her neyse fırsat oldu, babama gittiğim bir hafta sonu ailesiyle tanışma meselesi sonunda gerçekleşti. Cuma gecesi kendimi "Prensessin Gülberk, sakin ol, çok güzelsin." şeklinde telkin ettim, cumartesi sabahı da "Hala prensessin, unutma." şeklinde uyandım, fakat gelin görün ki o prensesin elleri buz oldu, sesi titrer oldu, midesi ağrır oldu. EVET ARKADAŞLAR NEYMİŞ, STRES BİZE İYİ GELMİYORMUŞ. 
Hazırlandım bir güzel ve bir avm önünde buluştuk. Volkan'ı gördüm önce. Annesi ortalıklarda yok. Tabii ben daha da gerildim. Kafamda bin bir tilki "Acaba vaz mı geçti, tanışmak mı istemiyorlar" falanlar, filanlar... Meğer müstakbel annem avm'ye girmiş, peki neden? BANA ATKI ALMAK İÇİN. Sizce de çok ince değil mi? Yani ilk buluşmada... Ne bileyim, ben çok şaşırdım ve tabii ki çok mutlu oldum. Velhasıl, anneyle merhabalaştık arabaya bindik, babayı almaya çarşıya gittik. Tabi benim eller hala buz. Babasını da aldık ve Kartepe'de bir restorana geçtik. 
Yemek boyunca sohbet edildi, fakat ne yalan söyleyeyim babasına bayıldım. Annesi de şeker gibi kadın, elbette onu da çok sevdim ama kafamızda oluşan sert baba figüründeki gibi bir baba beklemiştim, gelin görün ki o babadan eser yok. Bal gibi, dünya tatlısı, masum masum bakan bir adam...
Çok sevdim çok. O kadar çok sevdim ki, ilk defa kendi babamdan başka adama baba demek istedim. Biraz Volkan'ın küçüklüğünden ve üniversite döneminden konuştuk, biraz arkadaşlarından, biraz benden... Yemek bitti, ailesini bıraktık, sonra da beni bıraktı eve. Tabii o gece bana uyku yoktu, bütün dedikoduları almalıydım Volkan'dan. Ne dediler, ne yaptılar, ne söylediler diye diye çocuğun başının etini yedim. SAKİN OLUN İKİSİ DE BENİ ÇOK SEVMİŞLER, HUYSUZ TARAFIMI DAHA GÖRMEDİLER ÇÜNKÜ (şeytani smiley)
Şaka şaka, korkmayın hemen. 
Sonuç olarak iki taraf da tanışmış olmaktan memnun. Ben arada annesine sufle tarifi veriyorum ve laf aramızda daha önce hiç sufle yapmadım. Ara ara facebook, instagram üzerinden birbirimizi like'lıyoruz falan. Fakat şu çok hoşuma gitti, iki gün önce İzmit'e gittim yine. Müstakbel kayınvalidem "Buralara gelmiyor mu hiç, gelince görüşelim." falan demiş. Bunu duyunca gözlerimin içi parladı ne yalan söyleyeyim... İyi bir aile, iyi bir evlat, iyi bir ilişki. Hatta buraya annemin yorumlarını da ekleyeyim (Bu arada annemle Volkan tanışıyorlar zaten, o konuya bir ara ayrıca değinirim.): Benim tek bir kızım var, onların tek bir oğlu. O benim oğlum olur, sen onların kızı olursun...
Ki benim annemden bu lafı da kolay kolay duyamazsınız. Marmara tarih çıkışlı, sosyalist bir kadından bahsediyoruz...
Epey şey oldu anlayacağınız bu üç ayda. Tatsız şeyler olmadı mı? Elbette oldu. Tatsız şeyler her zaman olur ama yaşadığım güzellikler, olumsuzlukları bir şekilde unutturdu bana.
Diyeceğim o ki, hayat sevince güzel.
Bir de şuralara üç gündür yatıp kalkıp dinlediğim Elif Çağlar coverlı şarkıyı koyayım da bitireyim bu blogu: https://www.youtube.com/watch?v=qZng8Xdk2oo

20150903

Yeniden

Bazen acılara kalkan kadehleri kırıp,  şerefine içilecek yeni başlangıçlar yapmak gerek. 
Bu sebeple her şeyi sildim, attım ve hikayemi farklı bir hayatta yazıp, mutlu sonla bitirmeye karar verdim. 
Beni sorarsanız iyiyim. Hatta olmam gerekenden çok daha iyiyim. En az kedim Çakıl kadar huzurluyum, inanın. Midemde kelebekler, zihnimde durmadan çalan "Parisienne walkways", kırmızıya boyadığım dudaklarım ve gerçekleşeceğine inandığım hayallerimle huzur içinde yaşamayı sürdürüyorum. 
Yakın gelecekte görüşmek üzere...